Ameliyat odası
Öyle çok abartılacak bir oda değil, ortamda tepede dev lambalar, inip şişen plastik zımbırtılar ortalıkta dolanan maskeli tipler ve sevimli olmaya çalışan ben. Ancak bu sevimli kişilik burnuna boru sokulmaya çalışılındığında bir canavara dönüşecek ve o maskelilerle küçük bir tartışma yaşayacaktır. Zira Japonların burun yapıları ile biz Türklerin bazılarının burun yapılarının farklı olduğunu unutulması o hortumun burnun içine s.çması anlamına geliyor. Tanrım o nasıl bir ağrıdır, nasıl bir sancıdır ben debelenirken benim elimi tutup okşayan hemşirenin gözüne bakıp yumuşamaya çalışıyorum ancak hayır girmiyor boru. Herneyse esas doktor "Gaijin no hana ga yappa chigau naa" "yabancıların burunları harbiden de farklıymış" diyerek olaya son noktayı koydu ve boruyu burnuma kanırtarak soktu ve o boru burun boşluğundan mideye inerken öğürmekte olan beni susturmak için ağzıma tuttukları bir maske ile uyuttular (narkoz)...
Şimdi tekrar etmek de yarar görüyorum, Japonlar da Türkler de insan hepimiz eşitiz diye bir şey yok. Onlar Japon biz Türküz olmayınca olmuyor. Boru değil sadece bir çok şeyimiz farklı, çok fazla detay vermeyeceğim ama bizim baş ağrımızı gideren apranaksı bir japona içirirseniz o adam üç gün kendine gelemez. O adamı da beş saat uyutan narkozu bir Türke verirseniz o Türk de ameliyatın ortasında cee diye uyanır ve tüm ekibin panik olmasına neden olur. Allahtan benim dikişler atılırken uyandığım için çok fazla velveleye vermedim ortalığı.
Bir kaç hafta önce ameliyatı yapacak olan doktor ufak bir torpil geçerek başka bir hastanın ameliyatını canlı olarak izlememe izin vermişti o yüzden ne yapacaklarını biliyordum. Kapalı ameliyat denilen bir yöntemle karna açılan üç dört delikten birine tüp gibi bir şey sokup o tüp içinden mikro kamerayı yerleştirip ekrana yansıyan iç organ görüntüleri ile diğer deliklerden geçirdikleri küçük bıçaklarla safra keseciğinizi karaciğerden ayırıp alıveriyorlar... Yani basit bir ameliyat...
Herneyse ameliyat sonrası bir saat kadar yoğun bakım da kaldıktan sonra kendi odama taşındım.
Hemşirelerin sürekli gözetimi altında geçirelen bir geceden sonra ertesi gün vücuduma takılı olan hortumlardan kurtulup, pilav suyu (aşırı derece de haşlanmış pilavın tamamen sıvı hale gelmiş hali) ve başka bir şey sularını öğle ve akşam yemeğinde içtim. alın onlar da burda...

Ama ikinci gün borulardan ve hortumlardan kurtulduktan sonra az da olsa yürüyebiliyorsunuz. En azından hastane içinde ufak turlar ve wc ihtiyacınızı karşılayabiliyorsunuz. Ben bu arada bol bol uyuyup, bir kaç yüz yen kullanıp televizyon izleyerek vakit öldürdükten sonra kitap okuyarak yine uykuya daldım.
Ertesi gün sabah pilav ve küçücük bir balık parçası ve yanında miso çorbası ile kahvaltı ardından yine kan tahlilleri, onun ardından ameliyatın nasıl yapıldığı iç organlarımın ne durumda olduğuna ait doktordan küçük bir açıklama aldıktan sonra öğle yemeğim geldi. alın o da bu

Somon balığı, pilav, kivi, çin turbu gibi sağlık kokan ama lezzetten bihaber bir menü ama buna razıydık tabi. Yemek yememem gereken önceki gece yediğim bisküvileri saymazsak ziyafet bile denebilirdi. Doktor istersem eve gidebileceğimi ancak evde de en az iki üç gün sürekli dinlenmem gerektiğini belirtti bu durumda hastane fazla durmaya gerek yoktu. Yaklaşık 1000 doları biraz aşan masrafları verdikten sonra hastanenin hemen yanındaki çiçek açmış kiraz ağaçlarının altında bir fırt sigara çekip bundan sonra daha sağlıklı bir hayat yaşayacağımın ilk sinyallerini vererek odacığıma döndüm. O gün de bugündür...